İstanbul'dan Bozcaada'ya doğru yola çıkışımızın üstünden beş saat geçmişti. Çanakkale'nin Geyikli ilçesine vardığımızda bir hayli yorucu geçen kara yolculuğunun izlerini taşıyorduk. Saat sabahın yedisiydi. Geyikli feribot iskelesinden bizi karşıya geçirecek olan feribotun yanaşmasını beklemeye koyulduk. Ege Denizi'nin buz gibi sularında tarihin tüm sahnelerine tanıklık eden Bozcaada, tüm heybetiyle karşımızdaydı. Homores'un eserlerinde "Tenesdos" diye geçen Bozcaada'ya bir an önce varmak için sabırsızlanıyorduk.
Yolu Bozcaada'ya düşenler bilir, Geyikli'ye feribot saatinden önce varsanız bile beklemek sanılanın aksine sıkıcı değildir. Çünkü iskelenin hemen yanındaki derme çatma çay bahçesinde vaktin nasıl geçtiği anlaşılmaz. Burası, sahip olduğu manzarasıyla dünyanın en konforlu mekanlarına taş çıkartır. Sabahın yedisi ve sekizi hiç fark etmez, oturmaya yer bulamadığınız anlar bile olur. Biz de çok geçmeden başka diğerlerinin yaptığı gibi otomobilimizi feribot sırasına bırakıp, bu "konforlu" çay bahçesine yöneldik. Bozcaada'yı uzaktan bir süre izledikten sonra, karşıya geçme vakti gelmişti bile.
Yarım saatlik feribot sefasının ardından Bozcaada İskelesi'ndeydik. İskelenin tam karşısındaki Bozcaada Kalesi, her ne kadar sonradan yapılsa da, binlerce yıl önce inşa edilmiş gibi duruyordu. İskelenin solundaki kıyı şeridine sıralanan balıkçı restoranlarının çekim alanına girmemek neredeyse imkansızdı. Ancak adaya geliş amacımız ne kaleyi gezmek, ne de sahildeki balıkçı restoranlarının tadını çıkartmaktı. Bizi heyecanlandıran ve yollara düşüren, Bozcaada'nın Ova ve Habbele bölgelerindeki Gocay Bağları'nın hikayesini ünlü demir tüccarı Ekrem Cahit Gocay'dan dinlemekti.
Dört kardeş olan Gocay'lardan Ekrem Cahit Gocay bağcılığa gönül vermiş, bağ mimarisine de ilgi duymuştur. Bu yüzden bağlarının ortasına İtalya'nın taştan yapılma evlerini kıskandıracak villalar inşa ettirmiştir. Zaten adaya çıkmadan evvel görüştüğümüzde de "Bağlardan önce evlerimizi görmelisiniz" diyordu. Ne kadar haklı olduğuna Ova mevkindeki üç evi gördüğümüzde anladık. Her ayrıntısında ince bir zevk barındıran bu evlerin duvarlarında eski Rum evlerinden alınan tuğlalar kullanılmış. Bağ evlerinin en ilginç ayrıntısı avluya yerleştirilen devasa bir kuyu. Ama bu, sıradan bir kuyu değil. Ekrem Cahit Gocay'ın "Baba" filmlerinden birinde görüp çok beğendiği ve aynısın yaptırdığı bir kuyu. Kuyunun hemen yanında da pirinç kaplama bir çan yer alıyor. Bu çanın amacı ise bağdakilere yemek vaktinin geldiğini duyurmak.
Ekrem Cahit Gocay yurtdışında olduğundan, Bozcaada'daki bu "huzur" mekanlarını bize, yaklaşık on yıldır bağların bakımını üstlenen Orkunay Erdoğan gezdiriyor. Bağların her karışını avucunun içi gibi bilen bu genç adam, Ekrem Cahit Gocay'ın 70'li yılların sonlarından bu yana Bozcaada'da bağcılığa yatırım yaptığını anlatıyor.
Aslında Ekrem Cahit Gocay'ın bağcılık serüveni biraz tesadüfi başlamış. Ekrem Cahit Gocay adaya yaptığı rutin ziyaretlerden birinde Rum bir bağcının arazisinin satışa çıkarıldığını duymuş. Hemen bağı satın almış. Ancak ne olduysa bağcı arazisini satmaktan bir anda vazgeçmiş. Bu olayın üzerinden bir ay geçtikten sonra tekrar adaya gelen Gocay, Bozcaada'nın usta bağcılarından Dimitri Ovalı ile tanışmış. Ovalı'daki bağlarını Dimitri Ovalı'dan, Habbele'deki bağlarını ise yine adanın usta yerli bağcılarından İrfan Aral'dan satın almış.
Gocay bağları, 465 dönümü Ovalı'da, 550 dönümü de Habbele'de olmak üzere toplam 1015 dönümlük bir alana yayılıyor. Her iki bölgedeki bağlarda vasilaki, kuntra , cabarnet sauvignon, blanc, merlot ve çavuş üzümleri yetiştiriliyor. Ovalı'daki bağ, deniz kenarında bulunduğu için toprağının yumuşak ve verimli olduğunu öğreniyoruz. Burası, özellikle de çavuş üzümü için oldukça idealmiş.
Erdoğan'a üretimin nerede gerçekleştiğini sorduğumuzda ise şaraphanenin yerinin belirlendiğini ancak inşasına başlanmadığını söylüyor. Ekrem Cahit Gocay'ın sağ kolu olan Erdoğan, adadaki yerel bağcıların zor bir durumda olduğunu anlatıyor. "Aslına bakarsanız Türkiye'de bağcılık ne durumda. Bağcılığın ölmesinde fabrikaların çok büyük rolü var. Emek gücüyle çalışan yerel bağcıları ne yazık ki şarap üreticileri yok etti. Adadaki bağcıların birçoğu çocuklarını okutabilmek için arazilerini satıp Çanakkale'ye yerleşmek zorunda kaldı. Bugün şarap üreticilerinin birçoğu geçen yıl aldıkları üzümlerin parasını ödeyemiyor. O yüzden Türkiye'de bağcılık iyi durumda değil."
Yerel bağcılığın içinde olduğu zorluklar nedeniyle üretime geçmeyen Gocaylar, sadece bağlarında yetiştirdikleri üzümleri, kendi seçtikleri üreticilere satıyorlar. Ova mevkindeki Gocay Bağları'nda yetişen çavuş üzümlerini ise adada satışa sunduklarını sözlerine ekliyor.
Bu bilgiyi de öğrendikten sonra Bozcaada'nın hoyratça esen rüzgarını arkamıza alıp Gocay'ların Habbele'deki bağlarına doğru yola koyuluyoruz. Yolda Gocayların Habbele'de taş evler inşa ettirdiğini öğreniyoruz. Bağların bulunduğu bölgelere "Gocay Kasabası" denmesinin hiç de yanlış olmayacağını geçiriyoruz içimizden. Tam bu sırada Erdoğan, sanki iç sesimizi duymuşçasına, "biliyor musunuz, Bozcaada lodosuyla meşhurdur. Taş evlerin yapılmasının ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz herhalde" diyor ve ekliyor. "Evlerin inşasına beş yıl evvel başlandı. Ekrem Cahit Gocay detaylara çok önem verdiğinden evler defalarca yıkılıp yeniden yapıldı." Evlerin inşasının neden bu kadar uzun sürdüğünü de böylelikle anlamış oluyoruz.
kaynak : BOSS REPORT